|
Bu haftaki röportaj konuğumuz Los Angeles’dan ilk fotoğraflarıyla ve haberleriyle başarılı ve güzel oyuncu Didem Erol…
Sydney’de doğup sonradan İstanbul’a yerleşip ardından Los Angeles’a taşınma hikayenizi bize biraz anlatır mısınız? Bu süreç nasıl gelişti? Hepsi cok ani gelisti, o kadar planli ve programli yasayan biri degilim... Sydney’de dogup buyudum, Turkiye’ye 19 yasimda geldim, annemi birkac sene gormemis ve cok ozlemistim, sadece onu ziyaret amacli gelmistim ama biraz kalakaldim?? yada olaylar oyle gelisti. Ama hep uluslararasi bir kariyer hayal ettim, yani Turkiye’de aslinda fazla kaldim, bu kadar kalacagimi hic dusunmemistim... Bayagi saftim ilk geldigimde, Turkiye gozumu cok acti ve burada bulundugum sure icersinde cok sey ogrendim diyebilirim. Ama 2000 yilinda The Donor filmiyle Cannes’a gittigimde cok teklif aldim, ilgi gordum, Amerika’ya gitmeyi zaten kafama koymustum, isabet oldu, ani bir cesaretle kalktim gittim. Ardindan Londra ve 4 yil sonra tekrar Turkiye’ye dondum. Donusum de aslinda kendi tercihim degildi Londra’da TV programi sunmaya ve guzel is teklifleri almaya baslamistim ama nisanliligimin bitmesi benide manevi anlamda bayagi bir ‘bitirdi’! Bir sure ailemin yaninda olmak, dinlenmek ve kendimi toparlamak istedim. Turkiye’de de bu zaman zarfinda ‘Avrupa Yakasi’ gibi guzel teklifler gelince ‘yahu durup bi baksam mi?’ dedim. Bir sure baktiktan sonra tekrar yoluma devam etmeye, Los Angeles macerama devam etmeye karar kildim. Birinci denememde neler yapabilecegimi gordum, donup yapmanin tam zamanidir dedim ve geldim!!!
Sydney’de kalıp oyunculuk yapmayı hiç düşündünüz mü? Evet dusundum ama simdi Sydney’e donsem sifirdan baslamak zorundayim ve enternasyonel bir kariyer icin tekrar eninde sonunda LA’ye gelmem gerekecekti bende o yuzden direkt olarak buradan baslamayi uygun buldum. Ayrica artik Daisy (kopegim) var ve Avustralya bir ada oldugu icin hayvan almiyor, alsa da 6 ay karantinada tutarlar ve benim bebegimi kimse 6 ay degil 6 saat bir kafeste tutamaz!!!
Şuanda Los Angeles’a yerleşmiş durumdasınız…Bu nasıl oldu?Bir iş teklifi üzerine mi gittiniz yoksa işi kendiniz yaratmaya mı gittiniz? ABC kanalindan gelen teklif uzerine geldim ama tabii ki kendim de yaratmak zorundayim, kendi kontaklarim ve onlardan da gelen teklifler uzerine LA’ye donmenin zamani geldi diye dusundum. 2000-2002 yillari arasinda burada yasadim ama o zamanlar oyuncu olarak bu kadar tecrubem yoktu, simdi sansim daha fazla :)
Los Angeles’da bir menajer ya da ajansla çalışıyor musunuz? Evet yeni imzaladim, Leverage diye bir sirkette Micheal Garnett ile anlastim, Mark Wahlberg’in menejerligini yapiyorlar ve kimseyi almiyorlar. Bu bile cok buyuk sans!!!
Amerika’ya yerleşip 2-3 sene sonra bir şekilde vazgeçip geri dönen oyuncuların sayısı bir hayli fazla…Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Benim en buyuk sansim anadilimin Ingilizce ve benim de Avustralya’li olarak algilanmam... Gelenlerin hicbiri Turkiye disinda calismadi, oysa ben yurtdisinda en az 7 tane produksiyonda yer aldim, Turkler arasinda yurtdisinda en fazla calismis kisiyim. Kaldi ki ben hic vazgecmedim ki, buradan sonra Londra’ya yerlesip 2 yil yasadim ve orada da sunuculuk yaptim SKY kanalinda... Onlar bir sekilde degil- basarisiz olduklari icin donduler- oysa ben basaramadigim icin degil, ozel hayatimda cok uzuldugum ve kotu gunler gecirdigim icin annemin yaninda olmak istedim bir sureligine, donus nedenlerimiz farkli yani!!!
Medyada sık sık dünyaca ünlü bir çok sanatçıyla fotoğraflarınız yer aldı.Bu bir çok spekülasyon da yarattı.Ama asıl merak ettiğim şu ki sıkı bağlantılar mı bu dostlukları getirdi yoksa tamamen şans mı? Yuzde 90’i siki baglantilardan da ote- yeraldigim setten goruntulerdi, yani calisma arkadaslarim, yuzde 10’u sans... Kimseyle resim cektirmeye merakli degilim, setlerdeki kamera arkasi goruntuler benim calisma anilarim.
Q.Tarantino ile hala görüşüyor musunuz?Eğer öyleyse NYC2IST olarak sevgilerimizi iletir misiniz? :) Evet geldigimden beri gorustuk. Su an haril haril Inglorious Basterds’in montajiyla ugrasiyor, filmi Cannes Film Festivali’ne yetistirmeye calisiyor ve 4 hafta icersinde bitirmek zorunda... Dolayisiyle su anda annesini bile tanimayacak durumda desek abartmayiz yani, ama evet gorustuk ve sanirim ikimiz de karsilastigimiz icin mutlu olduk diyebilirim :) simdilik bu kadar! Bize şuanki çalışmalarınızdan ve projelerinizden biraz bahseder misiniz? Su anda Mark Wahlberg’den dolayi sanirim Entourage icersinde yeralacagim (dizinin executive producer’i ayni zamanda) onun disinda pekcok teklif var ama olmadan konusmak dogru olmaz...
Biraz da modadan bahsedelim…Siz kendi tarzınızı nasıl tanımlarsınız? Sanirim eskiden daha kokostum, simdi en sevdigim sey gunduzleri jean ve converse’lerimle makyajsiz ve natural saclarla rahat takilmak. Yazin da en cok elbise giyerim, Avustralya’dan kalma biraz hippi bir tarzim var diyebilirm. Ama tabii ki kirmizi hali ve ozel gecelerde ‘sik’ veya couture tarzi seyler giymekten de buyuk keyif aliyorum.
Saplantılı olduğunuz bir marka ya da bir tasarımcı var mı? Christian Louboutin ayakkabi cok seviyorum!! Ic camasiri almayi seviyorum. Zac Posen’i cok begeniyorum. Ama hicbir sey konusunda saplantiliyim diyemiyecegim. 
Sizi bir kaç kez İstanbul’un çeşitli alışveriş merkezlerinde görmüştüm , hepsinde de ayakkabı deniyordunuz :) Ben de bir ayakkabı hayranı olduğumdan mıdır bilinmez ama öyle denk geldi… Ayakkabı sizin için ne ifade ediyor?Tahmini kaç çift ayakkabınız vardır? Eveeet :) ayakkabi cok seviyorum, hatta cok seksi buluyorum diyebilirim- ‘disi’ olmanin parcasi gibi birsey sanirim..? Cok fazla aliyordum ama artik alip da giyemedigim ayakkabilar oldugunu farkedince frenlemeye basladim kendimi. Birde 2 ulkede birden kira vermek ve masraflar, seyahat deyince oyle olmak zorunda kaldim!!! Kaldi ki bir sanatcinin yarisi ac insanlarla dolasan ulkesinde su kadar ayakkabim var, bu kadar gozlugum, cantam var diye konusmayi etik bulmuyorum, insanin sahip oldugu materyallerle hava atmasini itici ve ‘cheap’ buluyorum.
İstanbul,Los Angeles ve Sydney arasında yaşayan biri olarak , modanın algılanış biçimi açısından doğan farklılıklardan bahsedebilir misiniz biraz?Belirgin gözlemleriniz oldu mu?Mesela ben , gece elbiseleri açısından Türkiye’de ciddi bir sıkıntı olduğunu düşünüyorum…Düzenlenen Galaların ciddiye alınmaması da ayrı bir konu…Cannes Film Festivali dahil olmak üzere bir çok Festival ve Gala’ya katıldınız,sizin gözlemleriniz nelerdir? Sydney cok daha rahat ve bohem bir moda anlayisina sahip, insanlarin dinledikleri muzigi ve yasadiklari tarzi kiyafetlerinde gormeniz mumkun, ben gencligimde rock muzik ve grunge akiminin etkisinde cok kalmistim, ve bunu kiyafetlerimde gormek mumkundu... Los Angeles aslinda cok farkli degil tabii ki kirmizi halida insanlar cok sik ama ornegin Victoria Beckham’in neden Los Angeles’ta basarili olamadigini insanlar- ‘film basina 20 milyon dolar alan Julia Roberts’in parmak arasi terlikleriyle dolastigi sehirde moda dergisi ve guzellik salonundan cikmis gibi gozuken Victoria’nin ozentisi saka gibi’ diye ozetliyorlar.
Turkiye’de herkesin tek tip giyindigini bu konuda cok yaratici olamadigimizi, fazla ozentili ve marka takintili oldugumuzu dusunuyorum. Sosyete diye adlandirdigimiz kadinlarin surekli bir cis yarisinda olduklarini gorup cok sikici buluyorum. Ece Sukan’i bu konuda kafa patlattigi, okudugu, arastirdigi ve uyguladigi icin basarili buluyorum...
Gala ve film festivalerine ozenmek isimizin bir parcasi. Her ne kadar Turkiye’de birtakim oyuncular ‘aykiri’ bir durus sergilemek adina pejmurde gezmeyi ‘tarz’ olarak algilasa da bunu cocukca bir simariklik olarak algiyorum. Bizim isimiz ayni zamanda yapimcimiza bilet satisi ve para kazandirmak ve filmin galasi da bu isin ‘pazarlama platformu’. Dolayisiyla bunu hice saymak ya ukalalik yada bu isi bir ‘business’ olarak anlamadiginizin gostergesidir!!!
Kozmetik dünyası da kadınların vazgeçilmez tutkuları arasında…Gördüğüm kadarıyla siz de kendinize oldukça iyi bakıyorsunuz.Cildiniz oldukça canlı ve parlak görünüyor.Siz hangi ürünleri kullanıyorsunuz?Özel bir güzellik formülünüz var mı? Cildime ve beslenmeme dikkat eden biriyim. Cilt bakim urunleri uygulamayi seviyorum. Tek marka kullanmiyorum ve degisik ulkelerde o ulkenin iklimine gore urunler kullaniyorum. Ornegin turkiye cok daha nemli bir iklime sahip oldugunda cildim daha yagli ozellik gosteriyordu, burada kurumaya basladim, o yuzden SPF koruma faktorune onem vermeye basladim. La Prairie ve Shiseido kullaniyorum agirlikli ama burada Aveda’yi (tamamen dogal urunler) ve LUSH urunlerini (hem dogal hem cok guzel kokuyorlar hemde eglenceli olduklari icin) de cok severek kullaniyorum. Tek sirrim diyebilecegim sey- cok klise ama basit- temizlik! Sik sik peeling uyguluyorum, asla makyajli uyumam ve cildimi temiz tutuyorum...
Peki makyaj çantanızda olmazsa olmaz dediğiniz şeyler nelerdir? Elizabeth Arden’in ‘Eight Hour Cream’ iceren ruju, Bobbi Brown krem allik, Shiseido marka pudrali kagitlari (parlamayi onluyor) ve el yada tirnak eti yagi...
Hangi parfümü kullanıyorsunuz? Kullandigim parfumu hayatta soylemem kaldi ki duty free parfumlerinden cok nadir alirim, cogu kokularim dunyanin tek bir yerinde satilan ozel yapim seyler. Koku benim icin cok ozel birsey, herkes gibi kokmayi itici ve tekduze buluyorum... Ozel olduklari icin de kimseye soylemiyorum, parfumlerim sir ;-)
Hayattaki en büyük lüksünüz nedir? Bol kitap, siir ve oyun okumanin ayni zamanda isimin parcasi olmasi guzel bir luks, bir de kopegim Daisy ile gecirdigim zaman, onun sevgisi hayattaki en buyuk keyiflerimden biri... Ilk convertible arabami aldim gecen ay Los Angeles’ta. Su siralar Mullholland Drive denilen muhtesem manzarali yolda ustu acik arabamda Bach’in Brandenburg Concerto’lari esliginde araba kullanmanin ruhuma ne kadar iyi geldigini kesfetmekle mesgulum Mutlulugun ufak ayrintilarda gizli oldugu gizemini cozmus biri oldugumu dusunuyorum!
Bu güzel röportaj için Didem Erol’a teşekkür eder , bir sonraki röportajımızda görüşmek üzere… Sevgiler Özüm Kasapoğlu NYC2IST
|