Hiç Nedensiz Yazdır E-mail
Yazar Tuğçe Özsoy   
Pazartesi, 17 Eylül 2007
Sample Image

Birden hatırladığım bir şey ile irkildim, geçip gitmeden tuttum, yakaladım...

-Neden seviyorsun?
-Çünkü seviyorum.
-Ama neden? Ne buluyorsun?
-Bir şey bulmak gerekmiyor. Bulduğum şeyleri seviyorum diyebiliriz. Sen buna da karşı çıkarsın belki, ama bir şey söyleyeyeyim, insan zaten aslında sebepsiz sevmeli...

Sample Image

 
Hep bir şeyin altında nedenler arıyoruz, bulamadığımız her neden için teker teker içsel dünyada, içsel karmaşa ve kavgalara yöneliyoruz.... Her şey öylesine bir boyunduruk altına girmiş ki, inanılmaz geliyor bir neden olmaması...
Biri güzel diye, diğeri iyi diye, diğeri şirin diye, ötekisi genç diye, olgun diye, kibar diye, zeki diye, doğru insan olduğunu düşündüğü için, evlenmek için yaşı geldiğini düşündüğü için, mantığı onayladığı için, ailesi tasvip ettiği için, bilmem ne için.... Hep böyle...Hep paketlere takılı...Hep orijinali değil de, coverları yapılmış hallerinde... Ya içleri? Nerede?
Yok...Kalmamış....
Ya da kabuklar yüzünden görmeye uğraşılmayan iç meyveler...
 
İnsan doğru kişi olduğunu düşündüğü için sevmez ya da aşık olmaz...İnsan sevdiği için sever, çünkü seviyordur yani, bir neden aramaz...It just is* dir o. Şu bizim halının üzerinde kendini yırtsan bile öyledir ve sen bunu değiştiremezsin bir neden bulmak için. Nedenler arkadan gelir...Önden giderse nedenler, korkarım gerçekliğinden.
"Seni seviyorum çünkü...." değil de;
"... çünkü seni seviyorum." Olmalı. 
 
 Bu iki cümle arasındaki farktan çekmediğim kalmadı. Anlattım anlattım anlamadılar. Hep ilkini istediler, hep aynı neden sorusunu sordular, benim cevabımsa çünkü öyle oldu. Yetersiz kaldı, beğenmediler... Aklımda yarattığım bir hayal ürünü olduğunu, ütopik olduğum düşünüldü.
Halbuki, eğer ikincisi gerçek olsaydı, o zaman işin içine menfaatlerin girmesi engellenmiş olurdu. İnsan her şeyini ayarlayabildiği, çizip-boyadığı, sonra da içini doldurduğu bir şeyi ne kadar sevebilir? Ne kadar değişik olabilir? Ne kadar öğrenebilir?...
Bir robot ya da kutu kutu pense...
Bir dakika bir dakika...
Şimdi durun ve düşünün... Doğum gününüzde bir sürpriz geleceğini farzedin. Bu sürprizin bir çok ince detayı olacak ve sürpriz olup karşınıza çıkması sizi asıl sevindiren olacak. Ama burada bitmiyor. Farzedin ki,   bu sürprizin çok ince özellikleri, bir dolu detayı var. Sürprizin içindeki her gün yeni bir özelliğini gösterecek, bazılarını değiştirme şansınız olacak, bazıları oldukları gibi kalacaklar... Her yeni özellikle birlikte onu anlatıp neye yarayacağını, nasıl kendinizle özdeşleştirebileceğinizi ya da tamamen uzaklaşacağınızı göreceğiniz ufacık kılavuzlar çıkacak karşınıza. Sürprizin içindeki sürprizin kendisinden sonra değer kazanmaya başlayacak ve sürprizle bütünleşecek.
İşte tam böyle bir şey... Sürprizi sürpriz olduğu için seveceksin daha içini hiç açmadan, görmeden... Gördüklerin sadece sürprizi içinde büyüteç görevi görecek, tersini de çevirip küçültebileceğin bir büyüteç.
 
Peki şimdi bir de tam tersini düşünün. Doğum gününüzde sürpriz yapılmasını istediğinizi çok önceden söylüyorsunuz. İyi bir sürprizin nasıl olmasını gerektiğini çevrenizdekilere her gün anlatıyorsunuz zaten ve bu nedenle onlar içine ne konulması gerektiğini zaten artık biliyorlar. Ve karşınızda doğum günü pastanızın yanında sürpriziniz de duruyor. Sürprizin içinde ne var ne yok biliyorsunuz, günlerce söylediniz zaten siz. Ve siz sürprizi aslında içindekileri beklediğiniz için seviyorsunuz ve tam da bu nedenle heyecanlandırıyor sizi. Hızlı hızlı açılıyor sürpriz, içindekileri hemencecik buluyorsunuz... Neyini nerede kullanmalı biliyorsunuz, özdeşleştirme veya öğrenme kaygısı da yok. Bir süre sizinle kalıyor sürpriz, hevesinizi alıyorsunuz ve gördüklerinizden unuttuklarınızı çıkarıp yeni eskizler çizmeye doğru yola çıkıyorsunuz tekrar. 
 
Sürprizi içindekiler için sevdiğinizden, sürpriz nerede ve nereye gitti çok da önemli değil. Sürprizi sevdiniz çünkü içindekilere ihtiyacınız vardı yada bir süredir istiyordunuz. Bir süre oyalar o sizi, mutlu eder. Süre az ya da çok önemli miydi?...
 
Bazen ufak bir yazı görünür kenarda kıyıda, tam da kutuyu atıyorken... Bekleseydin o yazıyı  daha önce bulabilirdin, halbuki sen ilk kez kutuları tavan arasına kaldırırken baktın içine...
Ama unuttuğun bir şey var, o yazı artık beş para etmiyor. Bir araya getireyim diyorsun belki, ben başımı hafif kaldırıp konuşuyorum;
 "Çatı katındaki kutucuklar insanın bazen aklını başına getirir, ama boşver, sen seninkini gidip çöpe atabilirsin."
Yazık oluyor ve sen belki de ilk kez sorduğun "neden?" sorusunu, bu kez de yanlış zamanda soruyorsun.
 
*It just is: Öyle işte.

 

 
< Önceki

yorumlar

Henüz yorum eklenmedi - İlk yorumu siz yapabilirsiniz...


Sayfa 1 de 0 ( 0 yorumlar )
©2006 MosCom

Yorum eklemek için üye olmalısınız. Üye iseniz lütfen giriş yapın
ADnet Reklamları Siz de reklam verin

İlişkiler

Yine De...

Yerden yere vursam da seviyorum...

Kıskanç Kediler

Hayatınızda var olan, üstelik çok...

Aşkı Kim Öldürdü?

Popüler kültürün hevesli takipçilerindenim. Yani...

Sevgililer Gününde Sevgiliniz Yok ise :)

 Bir sürü tavsiyem olabilir bunu...

Kalpler, Çikolatalar, Güller, Mum Işığı...

 Bir bakışta anlamış olmanız lazım,...

Egom Diyette!

Hayatımızın değişik dönemlerinde, karşı cins...

Erkekler ve Kapılar

Hatun Kişi:_ Ben lavaboya gidiyorum...

Bekarlık bende kalsın

Geçen yıl sözlümden (buraya dikkatinizi...

Soğuk Yemeklerin En Tatlısı

“Vay be, ne kadar da...

Hiç Nedensiz

Birden...

 

İlişkiler

Kadınlar, Erkekler, Tatiller, Krizler...

Kadınlarla erkeklerin arasında, ciddi bir...

Aşkların En Platoniği

Kaç aydır onunla ilgili bir...

Giriş Formu






Parolamı unuttum?
Hesabınız yok mu? Bir tane oluştur