Plastik Hayatlar, Plastik Yıldızlar
Her dönem kendi yıldızını yaratır. Masumiyet çağı olarak adlandırılan 1950’lilerden Grace Kelly gibi zarif bir yıldızın çıkması hiç de şaşırtıcı değildir örneğin. Özgürlükler zamanı 1960’lar Jimi Hendrix, Jim Morrison, Janis Joplin gibi asi ruhlu yıldızların yükselişine tanık olmuştur. Aynı zamanda politik bir dönem olan 1960’lar Bob Dylan ve Joan Baez gibi sanatçıların politik söylemli besteler yapmalarına da sebebiyet vermiştir.Yaşanılan dönemler ve o dönemlerin yıldızları arasında bir paralellik vardır. Yıldızlar ait oldukları çağın bir nevi aynasıdırlar.Peki günümüzün yıldızları dönemimiz hakkında bize neler söylüyor? Çürüme, yozlaşma, korkunç hızlı bir tüketim, kalitesizlik... Bunlar ilk akla gelenler. Peki ne oldu da Jim Morrison gibi yıldızlardan Justin Bieber ve Kim Kardashian türevlerine geldik? Yaşadığımız süreçte deneyimlediğimiz çürüme 1980’lerde başlamıştır. Aslında gerek renkli giyim tarzıyla, gerekse de gökkuşağının renklerine bulanmış pamuk helva kıvamındaki kimi şarkı sözleriyle 80’li yıllar bir yönüyle de sonsuz bir naifliğe sahiptir. Ancak yine de 80’li yılların felsefesini en iyi özetleyen şarkı maalesef “Material Girl” olmuştur. Seksenli yıllar ne de olsa zenginliğini insanların gözlerine sokan Donald Trump’ın devridir. Sinemalarda filmin ana kahramanı Gordon Gekko’nun hırs küpü bir şekilde New York sokaklarını arşınladığı “Wall Street” oynamaktadır. Dönemin rengi kuşkusuz altındır. Açgözlü ve hırslı olmak makbüldür. Açgözlülük 80’li yıllarla o kadar özdeşleşmiştir ki dönemin bu özelliğinden belli ki iğrenmiş olan Amerika’lı yazar Bret Easton Ellis oturmuş bir 80’li yıllar eleştirisi olarak da görebileceğimiz “Amerikan Sapığı” kitabını yazmıştır. Kitabın kahramanı Patrick Bateman 80’li yılların bütün değer yargılarının bir yansımasıdır. Kitap boyunca Bateman ve arkadaşlarının insanlara değil de statü sembollerine önem verdiklerini görürüz. Maddeyi ön plana alan 80’li yıllar da tabii ki maddi bir kız olduğunu gururla söyleyen Madonna’nın yükselişine izin verecektir.Doksanlı yıllara geldiğimizde 80’lerin antitezi olarak Seattle’dan bir takım adamlar çıkar karşımıza ve Grunge efsanesini yaratırlar. Her ne kadar Grunge 80’li yılların sonlarında başlasa da asıl patlamasını 1990’lı yıllarda yaşamıştır ve bu dönemle özdeşleşmiştir. Başta şüphesiz Nirvana olmak üzere Pearl Jam, Soundgarden gibi gruplar 80’li yılların balon köpüğü şarkılarının aksine bir içeriği olan ve kalbimize dokunan şarkılar yaparlar. Kendisinden çok önce gelen Punk akımının nihilizminden de etkilenen Grunge öfke dolu şarkı sözleriyle dikkat çeker. İçinde bulunduğu toplumdan hoşnutsuzdur Grunge ve yine Punk akımının ünlü söylemi “Gelecek Yok”u iyice özümsemiştir. Hedonist ve maddeye tapan 80’li yıllardan sonra insanların yabancılaşma duygusuna sürüklenmesi kaçınılmazdı. Grunge doksanlı yıllarda iyice ayyuka çıkan yabancılaşma kavramının bir yansımasıdır aslında. Bu akımın en önemli figürü Kurt Cobain de büyük bir ihtimalle hissettiği bu korkunç yabancılaşma duygusu yüzünden hayatına son vermiştir. Ve geliriz 2000’li yıllara. Elle tutulan hiçbir içeriği, hiçbir söylemi olmayan yıldızların çağıdır 2000’li yıllar. İnternetin de ilerlemesiyle Andy Warhol’un kehaneti gerçekleşmiş sağımız solumuz 15 dakikalık “celebrity”lerle dolup taşmaya başlamıştır. Mesela bir Paris Hilton çıkmıştır karşımıza. 1950’li yıllarda olsa belki de Hilton otel imparatorluğunun sonunu hazırlayacak bir video skandalı Paris Hilton’ın aslında ne olduğu pek de belli olmayan kariyerine start vermiştir. 2000’li yıllarda amaca giden her yol mübahtır ve eski dönemlerde kuşkusuz bir utanç kaynağı olacak o malum video için Paris Hilton’ın annesinin yorumu ise kızımla gurur duyuyorum olmuştur. Paris Hilton’ın bu müthiş! tanıtım kampanyası o dönemlerde arkadaşı olan Kim Kardashian’a ilham vermiş o da hemen kendine bir video yaparak “celebrity” dünyasında ben de varım demiştir. Kim Kardashian kimdir, neden ünlüdür, oyuncu mudur, müzisyen midir kimse bu tip soruları sormaz ve gayet munis bir şekilde Kardashian ve ailesinin reality showunu seyreder durur. 2000’li yıllarda müzik konusunda da büyük bir yozlaşma yaşanır. Şarkıcıların ezici bir çoğunluğu Britney Spears ve Jennifer Lopez gibi sabun köpüğü şarkılar yapmakla meşguldur. İnternetin hızına alışan 2000’li yıllar insanının da işine gelir bu. Çünkü ne seyrettiği filmlerde ne de dinlediği müziklerde içerik onu pek ilgilendirmemektedir artık. O sadece ve sadece hemen şimdi eğlenmeye odaklıdır. Yirmibirinci yüzyıl insanının tıpkı seyrettiği reality showlar gibi içi boştur. Ve içinde bulunduğumuz dönemdeki etrafımızı saran bütün yıldızlar içimizdeki bu boşluğun koca bir yansımasıdır sadece. Bu boşluğu çoğu zaman cüzdanlarımızdaki plastik sayesinde doldurmaya çalışsak da sonuç hüsrandır. İnsanın içindeki boşluk Madonna gibi “Maddi Kız” olmaya öykünerek dolmaz. Çözüm plastik hayatlarımızdan organik bir hayata geçmektir. Mutluluğun yolunun tüketmekten değil sevmekten geçtiğini anlamaktır. Belki o zaman yeniden Janis Joplin kulağımıza “Have another little piece of my heart now, baby!” diye haykırır ve biz de tükettiğimiz çöp dizilerle, çöp müziklerle, çöp tweetlerle, çöp reality showlarla bitkisel hayata soktuğumuz kalbimizin yeniden atmaya başladığını hissederiz.