HomeSANAT
Film
Sevdiğim ikonik çiftler vardır benim. John Lennon-Yoko Ono, Lauren Bacall -Humphrey Bogart gibi. Ama benim için tüm zamanların en ikonik çifti Serge Gainsbourg ve Jane Birkin olmuştur daima.
Gainsbourg-Birkin çiftini sık sık Fransa’ya giden bir aile dostumuzun evindeki Paris Match dergisinde gördüğümde 14-15 yaşlarındaydım. O gün bugündür hayatlarını takibe aldığım bu çiftin erkeği Serge Gainsbourg’ün yaşam öyküsünü konu alan 2010 yapımı Vie Héroïque isimli filmi seyrettim geçenlerde.
Gainsbourg’ün çocukluk günleriyle açılış yapan film sanatçıyı canlandıran çocuk oyuncunun da usta performansıyla oldukça heyecan verici bir 130 dakika vadediyordu bana ilk başlarda. Ancak ilerleyen dakikalarda film benim için bir hayal kırıklığına dönüşmeye başladı. Bu hayal kırıklığının en önemli nedeni de Gainsbourg’ün alt benliğini temsilen filme eklenmiş olan kuklanın varlığı oldu. Tam filme ve Gainsbourg’e şaşılacak derecede benzeyen Eric Elmosnino’nun usta oyunculuğuna kendinizi kaptırmışken ikide bir karşınıza çıkan bu kukla filmden aldığım zevki kelimenin tam manasıyla yerle bir etti. Filmin yönetmeni olan Joann Sfar aslen bir çizgi roman sanatçısı. Bu nedenle de Sfar’ın bu ilk yönetmenlik deneyimine çizgi roman unsurlarını da katmak isteği belki anlaşılabilir. Ancak filmin duygu bütünlüğünü bozan ve yine filme hiç gerek yokken fantastik bir hava katan bu kukla keşke hiç kullanılmamış olsaydı.
Gainsbourg’ün yaşadığı dönemlerin atmosferini son derece büyük bir ustalıkla bize aktaran filmin oyunculuk seçimlerinde maalesef aynı özen gösterilmemiş. Eric Elmosnino ve filmin başlarındaki çocuk oyuncu hariç filmin oyuncuları izleyende tıpkı kukla gibi hayal kırıklığı yaratıyor. Örneğin karşımıza efsanevi güzel Brigitte Bardot olarak çıkan Laetitia Casta güzel olmasına güzel ama kendisinin Bardot ile uzaktan yakından ilgisi yok. Gözler ister istemez Bardot’ya daha çok benzeyen bir aktrist arıyor. Filmin en önemli karakterlerinden Jane Birkin’i canlandıran Lucy Gordon’ın da Birkin’e hiçbir şekilde benzememesi filmin hayal kırıklıklar halkasına yenilerinin eklenmesine neden oluyor. Juliette Gréco yu canlandıran Anna Mouglalis ise fazla femme fatale, fazla abartı bir oyunculuk sergilemiş.
Film tüm bu negatif yönlerine rağmen Elmosnino nun kendisine César ödülü getiren müthiş oyunculuğu sayesinde yine de seyredilebilir bir hale geliyor. Siz de benim gibi, hayata Lucien Ginsburg ismiyle başlayan Serge Gainsbourg’ün hayranıysanız fazla beklentilere sahip olmadan Vie héroïque'i seyretmenizi önerebilirim.
Onu ilk başta radyolarda duymaya başladık, sonra kitapçılarda, sonra kafelerde, sonra sonra her yerde! ZAZ Fransızca bilmeyenlerin bile deli gibi eşlik etmek istediği şarkısı Je Veux ile önce Fransa’da sonra tüm Dünya’da çok çabuk ilgi topladı.Türkiye’de de bir çok insan ah bir ZAZ konseri olsa da gitsek demeye başladı. İşte beklenen haber Akbank Sanat’tan geldi…
Akbank Sanat’ın resmi internet sitesi (http://www.akbanksanat.com/) üzerinden yapılan açıklamaya göre 22 Ekim 2011’de İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı’nda ZAZ hayranları ile buluşacak. Biletleri Eylül’de satışa çıkmaya başlayacak olan bu konser için, şimdiden hatırlatmalar kurulsun diyorum.
İstanbul'dan sevgilerle
Özüm Kasapoğlu
Bir yaz gecesi rüyasından uyanıp yola çıktığımda, bulutların üzerinde aynı rüyayı devam ettirebilmek için bir film ararken karşıma çıktı Manolete. Kanımda, genlerimde olduğundan mıdır bilmem ama İspanyol kültürüne ait her şey beni çekmiştir bugüne kadar. Penelope Cruz’un adını da görünce hiç tereddüt etmeden izlemeye koyuldum. Bir an bile kıpırdamadan, yemek servisine aldırış etmeden su gibi içtim ben bu filmi ve arşiv insanlarıyla da paylaşmak adına bu yazıyı yazmayı bir borç bildim kendime!
Manolete, 1917 yılında Cordoba’da doğmuş efsanevi matador Manuel Rodríguez Sánchez’in kısacık ömrünü ve aktrist Lupe Sino’ya olan saplantılı aşkını anlatıyor. 1940 İspanya’sındaki boğa güreşi merakı ve kan tutkusunu da gözler önüne seren filmin yönetmenliğini ve senaristliğini Menno Meyjes yapmış. Manolete’yi, gerçek Manolete’ye yaşayan versiyonu denilebilecek kadar çok benzeyen Adrian Brody canlandırıyor. Filmdeki aşk, tutku, ihtiras ve İspanyol ezgileri sizi alıp götürüyor. Buika’nın iç acıtan sesi film boyunca size eşlik ediyor. İspanyol sinemasında aşk denilince ilk akla gelen kadın Penelope Cruz ise Manolete’nin hayatının aşkı Lupe Sino’yu canlandırıyor. Penelope Cruz gözümde bir kez daha devleşti diyebilirim. Filmdeki kostümler, mekanlar ve müzikler olağanüstü.
2008 yapımı bu filmi bu kadar geç keşfettiğim için ilk başta üzülsem de doğru bir zamanda keşfettiğim için bir o kadar sevindim diyebilirim. Herkese kalpten tavsiyelerim ve sevgilerimle,
Özüm Kasapoğlu
Etkinlikler
KUTVAN PROJE GRUBU’nun organize ettiği ve küratörlüğünü Bedri Baykam’ın yaptığı “ÇAĞDAŞ TÜRK SANATINDAN İZ DÜŞÜMLER” sergisi 15 Türk ressamının 34 eseriyle 8-22 Mayıs 2011 tarihleri arasında Azerbaycan Devlet Ressamlık Akademisinde açıldı.
Sergi açılışında Akademi Rektörü Ömer Eldarov, T.C Bakü Büyükelçisi Hulusi Kılıç ve Kutvan Proje Grubu Başkanı Ali Bülent Kutvan birer konuşma yaparak, etkinliğin iki ülke halkları arasında zaten var olan derin kültürel ilişkilere yeni bir boyut getirmesini dilediler. Serginin ikinci günü, Azerbaycan Devlet Ressamlık Akademisi toplantı salonunda Türk ve Azeri sanatçılarının ve akademisyenlerinin katıldığı, “Sanatın Evrensel Dili” konulu bir panel düzenlendi.
Bu aralar jazz mekanı olarak da kullanılan Bomba oyununu seyretmeye gittiğim İKSV mekanı beni çok eskilere götürdü. Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi’nin izlerini taşıyan Art Nouveau stilindeki bu yapı, 20. yüzyılın başlarında inşa edilmiş. Mimarı Georges Coulouthros olan bu bina, 1932 tarihli Pervititch haritalarındaki yerleşim paftasında Kırzade Apartmanı adıyla geçiyor.2009 yılında Şakir Eczacıbaşı'nı bu binayı restore ettirerek sanata kattığı bu başarılı projeden dolayı kendisini burada da huzurunuzda anıyorum.
İKSV binasi eski bir bina. Restore edilmiş ama hic bozmamışlar iç yapıyı. Bende Beyoğlu'nda okumuş biri olarak iç ve dış yapısı hiç ellenmemiş yüksek tavanlı kocaman kapılı bir lisede okuduğumdan fazlasıyla sempati duyuyorum bu tarz yerlere hali hazırda. En alt katındaki İKSV mağazasında satılan ürünler ise New York'taki Moma müzesinin alışveriş yeri kıvamında bir yer olmuş, tabi minyatürü. Umarım bu caz festivaline özel ürünler de yaratılır ve satışa sunulur. Evimde bu tarz bir koleksiyondan parça bulundurmak gerçekten hoşuma gider.
Gerek binanin iç mimarisi gerek X restaurant çok romantik ve aradığınızdan fazlasını sunuyor. Özellikle de 15 dakikalık Bomba oyununun başlamasını beklerken oyunun da adının verdiği gerginliği restoranındaki eşsiz manzarasıyla azalttığımı düşünüyorum.
Şimdiyse o mekana gidecek bir bahane arıyorum ve fırsat kapıma geldi. Caz Günleri 1-19 temmuz arası, sizlere de kaçırmayın derim. Fotoğrafta da göreceğiniz üzere European Jazz Club günleri 4 temmuzda baslamış bile hem de IKSV'de.
Tavsiye olarak Selen Gülün Trio'yu öneriyorum.